Yargıtay, eşine şiddet uygulayan ve tehdit eden bir kocanın yanı sıra, 'TikTok fenomeni' olma hayaliyle ev işlerini ve bebeğini ihmal eden bir kadının boşanma davasında kusurlu davranışlarını değerlendirdi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, her iki tarafın da evlilik birliğinin temelden sarsılmasında eşit derecede kusurlu olduğuna hükmederek emsal bir karara imza attı. Bu karar, aile hukuku alanında kusur değerlendirmelerinin ne kadar kapsamlı olması gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil ediyor.
Kararın arka planında, Türk Medeni Kanunu'nun evlilik birliğinin korunması ve tarafların birbirlerine karşı yükümlülüklerini düzenleyen maddeleri yer alıyor. Kanun, eşlerin birbirlerine sadakat, saygı, yardım ve işbirliği yükümlülükleri bulunduğunu belirtirken, evlilik birliğinin devamı için her iki tarafın da üzerine düşen görevleri yerine getirmesini bekliyor. Bu olayda, kocanın fiziksel ve sözlü şiddet uygulayarak eşine karşı temel bir sorumluluğunu yerine getirmediği açıkça görülürken, kadının da sosyal medya odaklı yaşam tarzıyla evlilik ve annelik görevlerini ihmal ettiği mahkeme kayıtlarına yansıdı. Yargıtay'ın bu kararı, kusurun sadece tek bir tarafa yüklenemeyeceği, her iki tarafın da eylemlerinin bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi gerektiği prensibini vurguluyor.
Davaya konu olan olayda, kocanın eşine yönelik şiddet ve tehdit eylemleri, evlilik içinde güven ve huzurun zedelenmesine neden olmuştu. Kadının ise, özellikle sosyal medya platformu TikTok'ta popüler olma çabası güttüğü, bu uğurda ev işlerini ve bakmakla yükümlü olduğu bebeğini ihmal ettiği iddiaları mahkemeye sunuldu. Kadının bu davranışlarının, aile içi sorumlulukların yerine getirilmesinde ciddi bir eksiklik teşkil ettiği değerlendirildi. Yargıtay, yerel mahkemenin kararını bozarak, her iki tarafın da evlilik bağını koparma noktasında benzer derecede kusurlu olduğuna dikkat çekti. Bu durum, şiddetin yanı sıra ihmalin de evlilik birliğinin yıkılmasındaki rolünü göz ardı etmemek gerektiğini gösteriyor.
Bu emsal karar, boşanma davalarında kusur oranlarının belirlenmesinde yeni bir bakış açısı sunuyor. Uzmanlar, kararın, şiddet uygulayan tarafın sorumluluğunu azaltmadığını, ancak diğer tarafın da evlilik içi yükümlülüklerini yerine getirmemesinin sonuç doğuracağını belirtiyor. Bu karar, gelecekteki benzer davalarda, tarafların eylemlerinin sadece bireysel değil, aynı zamanda evlilik birliğinin bütünlüğüne etkileri açısından da değerlendirilmesi gerektiği yönünde bir içtihat oluşturma potansiyeli taşıyor. Ayrıca, sosyal medyanın bireylerin özel yaşamları üzerindeki etkisinin ve bunun aile kurumuna yansımalarının hukuki zeminde daha fazla tartışılmasına da kapı aralayabilir.