Evrenin genişlemesi, kozmolojinin en temel ve aynı zamanda en kafa karıştırıcı olgularından biridir. Gözlemler, nereye bakılırsa bakılsın tüm galaksilerin bizden uzaklaştığını göstermektedir. Bu durum, ilk bakışta evrenin merkezinde olduğumuz yanılgısını doğurmaktadır. Ancak bilim insanları, bu durumun merkezilikten değil, evrenin kendisinin genişlemesinden kaynaklandığını açıklamaktadır.
Edwin Hubble'ın 1920'lerde yaptığı gözlemler, evrenin genişlediğine dair ilk somut kanıtları sunmuştur. Hubble, uzak galaksilerin tayf çizgilerinde kırmızıya kayma olduğunu tespit etmiş ve bu kaymanın, galaksilerin bizden uzaklaşma hızlarıyla doğru orantılı olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgu, o dönemde evrenin sabit ve durağan olduğu yönündeki hakim görüşleri sarsmış ve evrenin dinamik bir yapıya sahip olduğu fikrini güçlendirmiştir. Galaksilerin hepsinin bizden uzaklaşması, sanki biz evrenin merkezindeymişiz gibi bir izlenim yaratsa da, bu durum aslında genişleyen bir hamurun üzerindeki kuru üzümler gibi düşünülebilir. Hamurun her noktası, diğer noktalardan uzaklaşır ve hiçbir nokta özel bir merkeze sahip olmaz.
Bu genişleme olgusunun temelinde yatan sebep, genel görelilik teorisi ile açıklanmaktadır. Einstein'ın teorisine göre uzay-zaman dokusu, madde ve enerji tarafından bükülebilir ve bu bükülme, yerçekimi etkisini oluşturur. Evrenin genişlemesi ise, uzay-zamanın kendisinin zamanla hacim kazanması olarak yorumlanmaktadır. Bu durumun olası sonuçları arasında, gelecekte galaksilerin birbirlerinden daha da uzaklaşarak gözlemlenemez hale gelmesi ve evrenin giderek daha boş ve soğuk bir yer haline gelmesi bulunmaktadır. Bu kozmik genişleme, evrenin kökeni, yapısı ve nihai kaderi hakkında önemli soruları gündeme getirmeye devam etmektedir.
